top of page

Nazife

               Elinde sallanan bakracı ve patika yollara saça saça yürüdüğü ıslığı ile köyün en bildik insanıydı Nazife. Gördüğü, karşılaştığı herkesi; aşina oldukları Nazife’den, bir gülüş, bir söz, bir bakış, muhakkak bir iz ile işaretlerdi. O gelip geçince, ardında biraz Nazife bırakırdı; herkeste biraz Nazife kalırdı. Birinin yüzüne baksanız hemen anlardınız, az evvel Nazife geçmiş bu sokaktan, besbelli. Bir keresinde eğile, büküle taşıdığı suya el attım. Ellerim, ellerine değdi diye koyu, kop koyu bir Nazife bulaştı parmaklarıma. Günlerce, haftalarca geçmedi. Ne yıkamak, ne keselemek kar etti.

               Bir yerden başlayıp, nerede bittiği anlaşılamayan saçları vardı; kara, güzel ve hudutsuz. Koyu değildi ama derin bir esmerlik vardı teninde. Hangi hoyrat el uzansa, düşüp, kaybolurdu içinde. Belki de bu sebeple, hiçbir el o cesareti gösteremedi. Köyün bütün deli fişek gençleri, hayallerinde bile onu tahayyüle cüret edemiyordu. Ben hariç. Cesurdum da ondan mı diyeceksiniz, değildim. Deliydim sadece. Köyün delisi… Kimse cüretimden, haya etmemi bekleyemezdi nasılsa.  

               Ben büsbütün Nazife olmuştum artık. Sabahları erkenden uyanır Nazife’yi bir göynek gibi alelacele giyinip, sokağa fırlar, bakkalın önünde dikilirdim. Oturmaz, ayakta beklerdim. Yorulunca Nazife’den yontulma değneğime yaslanır, Nazife’yi görür görmez de nöbette komutanına yakalanan gevşek bir askerin telaşıyla derhal doğrulurdum. Veysel, Deli Veysel, Hendek Köyü, emir ve görüşlerinize hazırım Nazife Albayım. Tekmilim hep içimden olurdu. Belli belirsiz bir gülümsemeyle önümden geçer, yan sokaktaki fırına seğirtirdi. Hep iki ekmekle dönerdi geri. Böylece biterdi sabah nöbetim. Akşamüzeri bakraçlardaki sütleri evlere dağıtma vakti gelene kadar, rahatta bekleyebilirdim. Yine de belli olmaz, arada sırada kardeşi başka bir işe koşulunca, Nazife giderdi Pınarbaşı’na, su almaya. Bu beklenmedik görevlerde vazife başında olmak için sık sık Pınarbaşı’nı tutardım. Kimse görmez, kimse anlamazdı bu günlük görevlerimi. Deliliğin kamuflajı içinde bir hayalet gibi herkesin gözü önünde, gizli gizli görürdüm vazifelerimi. Deliydim de ondan mı? Evet, deliydim de ondan.

               Gün döndü, haftalar tükendi, nihayetinde eylül geldi. Eylülde başım arı kovanından yontulmuş mareşal büstü gibidir: bronz gibi sert, kovan gibi karışık. İşe sürer beni evinin direği olmayan nene hatunlar. Misal bağ mı bozulacak, gel oğlum Veysel al bu sokumu ye, yerken de sırtlan bu küfeyi; ceviz mi inecek ağaçtan, gel bakalım Veysel, tut şu mintanı giy, şu sırıkla da vur ağaca… Bütün ay oradan oraya koşturur, her yaraya merhem taşırım; hem karnım doyar hem sırtım ağrır. Yok, demem kimseye, fakat her seferinde Nazife düşer aklıma. Ben bağda bahçede oyalanırken, kim gözler onun yolunu düşünürüm, düşündükçe aklım kalır.

               Yine bağlardan birinde sırtımda küfe, sekileri bir bir atlarken işittim, akşama düğün var dedi Molla Hasan’ın oğlu Tomak İbram, gelecek misin sen de? Gelmem mi İbram, düğün olur da ben gelmem mi? Giderdim elbet her düğüne hemen gözlerim Nazife’yi arardı kalabalığın içinde. Hiç ortalara karışmaz bir köşeden izlerdi, ben onun izlediği köşeye karışırdım her seferinde. Öyle çok karışmıştım ki birinde, yine bizim İbram tuttu kolumdan çekti beni. Yavaş ulan Veysel, düşeceksin kızın içine, dedi. Düşerim elbet, düşmem mi lakin yakışık almaz ulu orta yerde. Hemen doğrulup sindim bir köşeye. Benim utana sıkıla sindiğimi gören Nazife de elini ağzına siper edip kıkırdadı. O da utandı herhal ya da hoşlandı bu utangaç tavrımdan. Bu düğünde de göz göze geleceğiz muhakkak; yine belki gülecek bana, ellerinin arasından.

               Hep hızlıyımdır, hızlı görürüm her işi. Bu kez daha da çabuk taşıdım küfeleri. İkişer ikişer attım keseleri tekneye. Var gücümle çiğnedim koca bağın üzümlerini, sıktım çıkarttım birkaç saate sularını. Hatça Nene beyaz bir göynek verdi bir kara pantul; yundum, arındım geçirdim ikisini de üstüme. Güzelce taradım saçlarımı, koyuldum Koca Ağaç’ın altına, her düğün gibi bu da orda olacaktı illaki.

               Düğün yeri mahşer gibiydi. Nice zamandır o düğün senin bu düğün benim koşturur dururum, ben bile böyle kalabalığını görmedim. Gözlerim hemen Nazife’yi aradı. Yine kenarda kıyıda bir yer bulmuştur kendine, çıkmaz orta yere. Yoktu. Döne döne bakındım her yana ama yoktu. Üç beş ihtiyardan başka kimse evinde değildi, tüm köy yığılmıştı meydana. Ya Nazife o da mı ihtiyarladı. Olur mu öyle şey? Olmaz. İllaki o da buralarda olmalı.

               İbram’ı gördüm, vardım yanına sokuldum. Bir tek sırdaşım oydu. Söylemedim ama bir tek o anlardı Nazife’ye yanık olduğumu. Arandığımı görür görmez çenesiyle meydanın ortasını gösterdi. İyice baktım yüzüne. Tekrar çenesini meydana doğru itince anladım ki orta yere bakmamı istiyordu. Dönüp baktım ardıma, meydanın orta yerinde Nazife. İlk defa orta yerde gördüm onu, üzerinde beyaz gelinlikle. Dönüp İbram’a baktım bir daha itsin çenesini ama ortaya değil kıyıya köşeye; ortada değil kıyıda köşede göreyim Nazife’yi, diye. İtmedi. Bugün Nazife evleniyordu. Bekardı da ondan mı? Her bekarı everseler, meydan delilere kalmaz mı? Kalmadı.

               Öyle az zaman değil, dört yıl geçti aradan. Nazife’nin ikiz bebeleri oldu. Bir görseniz gözleri çakmak çakmak, saçları hudutsuz, iki küçük Nazife gibiydiler. Nazife’nin talihi bebeleri gibi güzel olamadı. Günden güne eriyordu. Kocası günden güne hizadan çıkıyor, her seferinde yeni ve kötü bir huy ediniyordu. Bir gün haber geldi, herif, basmış gitmiş Alamanya’ya. Üç kuruşa muhtaç, kötekten bitap, hali itten irezil Nazife Kadın bu duruma sevinse mi üzülse mi bilememiş. Adamdan kurtulmaya kurtuldu ama iki bebeli bir kadın ne eder bir başına bu köyde. Bana gelince ben bu dört yılda ne daha çok delirdim Nazife gitti diye ne de akıllandım. Öylece olduğum gibi kalakaldım. Anladım ki insan bir raddeden sonra daha fazla sıyıramıyormuş.

               İbram evlendi. Onun da bir bebesi oldu. Karı koca, her fırsatta beni sofralarına buyur ettiler. Onlardan başka kimsenin sohbete tenezzül etmediği Deli Veysel’i, kişiden saydılar. Yine bir gün çılbıra yufka banarken İbram girdi konuya. Nazife’yi anlattı, kaçan kocasını anlattı. Tam yufkamı sokum edip, daldırırken lengere, dul kalmasın alalım mı sana, dedi. Hem ben babasıyla da konuştum o da salık verdi. Sokumum düştü lengere. Oysa çok güzel dürüm etmiştim sıkı sıkı ama düşünce açılıverdi kolayca.

               Göz ucuyla izledim sadece, ilişmedim. Sanki sokumun içindeki çılbır, sokumu istemiyor da kurtulmaya gayret ediyordu. Sokumunda onu sarmaya takati kalmamış gibiydi. Bu çabaya kayıtsız kalamazdım, hak verdim sokuma da çılbıra da, onları lengerin o köşesinde bıraktım. İbrama dönüp bir yufka daha uzatır mısın, dedim. Önce yüzüme baktı, sonra düşen sokumuma. Yesene onu der gibi çenesini lengerin köşesine doğru itip, düşen sokumu işaret etti. Olmaz, dedim. O çılbır o sokuma göre değil.

12.09.2023

bottom of page